ZALİME MERHAMET MAZLUMA İHANETTİR
Değerli Müslümanlar
Rabbimiz kainatı yaratıp insanı ona halife kılarken onu başıboş bırakmamış onun hayatını idame etmesi ve toplumun düzenini sağlamak için belli kaideler ve kurallar ortaya koymuştur. Ne zaman insan bu kurallara uymuşsa hayatı düzene girerken ne zamanda bu kuralları yok saymışsa hayat yaşanmaz hale gelmiştir.
İfade ettiğimiz düzenin imanı ve içtimai sonuçlarını ele alırken değerlendirilmesi gereken en önemli hususlardan biride adalet kavramıdır. Adalet dediğimiz husus ise kişilere bırakılmayacak kadar önemli olduğundan Rabbimiz adaleti yarattığı insanın insafına bırakmayıp bizatihi kurallarını kendi koyarak haksızlığın önünü almak istemiştir.
Ancak ne hazindir ki, insan kendisi için hayat anlamına gelecek adaleti sağlamak adına Allah’ın kurallarını değil çıkarlarının ona emrettiği sözde adaleti uygulamaya koymaya kalkmıştır. Bunun sonucu ise dünyada adaletin ortadan kalkması olmuştur.
Nitekim Rabbimiz insanın bu hatasını ifade ederek sonucunun ne olduğunu şöyle beyan etmektedir:
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
İnsanların işledikleri kötülükler yüzünden karada ve denizde karışıklık ortaya çıktı, düzen bozuldu. Böylece Allah, belki doğru yola dönerler diye, yaptıklarından bir kısmının kötü sonuçlarını onlara tattırıyor. [1]
Bugün ayette geçtiği üzere adaletsizliğin sonuçlarını yaşayarak zulmün ve adam kayırmanın toplumu ve insanlığı nasıl yok ettiğine gözlerimizle şahit oluyoruz.
Oysa adalet güçlünün veya adamcılığın olduğu yer değil aksine kim olursa olsun doğru olanın yanında durmayı ifade etmesi gereken bir sistemdir.
Bizler adaletin gözleri kapalı tarafsız olduğunu simgeleyen suretin adalete kör olan tarafını görürken adaletten bahseden bir sürü çıkarcı ve zalim kimselerin masalları ile uyutuluyoruz.
Hâlbuki şunu bilmek gerekiyor ki, İslam kişilerin dünyevi durumlarına değil haklı veya haksız olduğuna bakar. Bunun bir neticesi olarak ta şu kavramı ortaya koyar:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِۘ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰٓى اَلَّا تَعْدِلُواۜ اِعْدِلُوا۠ هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۘ
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi adâletsiz davranmaya sevketmesin! Adâletli olun; takvâya en uygunu, en yakışanı budur. [2]
Adalet dediğimiz olgu kişilerin menfaatlerini korumak için çıkarılmış bir düzen olmayıp kişilerin haklarını korumak için ortaya koyulması gereken bir sistemdir.
Onun için atalarımız şu cümleyi kullanmış ve yaşanması için de çaba sarf etmişlerdir. Nedir o ifade; “Adaletin kestiği parmak acımaz!”
Peki! Bugün adalet parmak kesebiliyor mu? Kestiğinde acıyor mu? Sorusu hepimizin bağrında yer yapan bir acıyı ifade ediyor ne yazık ki…
Oysa Rabbimizin adaletinde sistem ve düzen kişiye göre değil hakka göre işlemektedir. Bunun en bariz ifadesi ise şu ayet-i celiledir:
وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta hayat vardır. Umulur ki böylece hem öldürmekten hem de öldürülmekten korunursunuz. [3]
Rabbimizin beyanı göstermektedir ki, bir zulüm, işkence ve ölüm varsa bunun karşılığı misli ile karşılık verilmektir. Bunun uygulaması ise maktulun yakının isteğinin devlet eli ile icrasıdır. Bunun dışında kimse ( devlette dahil ) kişiye ait olan hakta karar verme yetkisine sahip değildir.
Bunun en açık ifadesi Allah Resulünün şu bayanında açıkça ortaya koyulmaktadır:
"Kim haksız yere, amden (bile bile) öldürülürse velisi şu üç şeyden birini tercihte muhayyerdir: Ya kısas ister. Ya affeder. Yahut diyet alır. Eğer dördüncü bir şey istemeye kalkarsa dinden tutun (mani olun)!" [4]
Bu noktada şöyle bir örnek olayın kişilerin makamlarına veya güçlerine bağlı olmadığına aksine bütün ayrıcılıkların ADALET önünde vasıfsız olduğuna en güzel tarihi vesika Fatih Sultan Mehmet ile Rum mühendisin davasında Hızır Çelebinin ortaya koyduğu tavırdır.
Adalet önünde sultan yoktur Murat oğlu Mehmet vardır. Ne zaman ki, Murat oğlu Mehmet sultan Mehmet’e dönüşürse adalet ortadan kalkar zulüm ortaya çıkar.
Bugün de maalesef Murat oğlu Mehmet’lerin değil Sultan Mehmetlerin adaleti ortaya konulurken maktulün hakkının kararını kendi değil sultanlar vermektedir.
Peki! Eşini kaybeden kadına, babasını kaybeden çocuğa, evladını kaybetmiş anaya, neslini emanet edeceği geleceği yok olmuş babaya sordunuz mu?
Sormazsınız çünkü namaz kılmak sizden kötülüğü alıkoymamış, oruç size kalkan olmamış, kuran size rehber olup yolunuza ışık olmamış da onun için sormazsınız.
Oysa savunduğunuzu iddia ettiğiniz Allah’ın adaletinde Müslümanlar için açık bir tecrübe vardır! Nedir o tecrübe:
"(Akıllı ve olgun) Mü'min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz." [5]
Bu ifadenin kendisinden çok neden söylendiği bizim anlamamız açısından çok önem arz etmektedir. Nedir o sebep?
Resûlüllah s.a.v, Bedir harbinde Ebû İzze namındaki şâiri esir almış ve kendisine iyilik yaparak serbest bırakmış. Müslümanlar aleyhine kimseyi kışkırtmayacağına ve kendisini hicvetmeyeceğine dair ondan söz almıştı. Fakat Ebû Izze kavminin yanına varınca sözünde durmamış, kışkırtma ve hicivlerine tekrar başlamıştır. Daha sonra Uhud harbinde yine Müslümanların eline esir düşerek tekrar serbest bırakılmasını istemiş, Resûlüllah (asm.) da: “Mü'min, bir delikten iki defa ısırılmaz.” buyurmuştur.
Efendim af etmek güzeldir diyen aklı evveller sizin yetkinizde olmayan hususta konuşma hakkını size kim verdi?
Sorun bakalım vatanı için canını feda eden babanın evladına, sorun bakalım İslam için canını feda etmiş kadının babasına, sorun bakalım sırf adı Müslüman olduğu için paramparça olmuş çocuğun anasına size af yetkisi veriyor mu, vermiyor mu?
Sahi siz kimsiniz ki, İslam’ın bana verdiği hakkı benim adıma kullanmaya kalkıyorsunuz? Söyleyin sizin hiç canınız yandı mı? Söyleyin sizin hiç eviniz yakıldı mı? Söyleyin siz hiç canınızı feda ettikleriniz tarafından ihanete uğradınız mı?
Ha! Biz müslümanız yeri geldi mi affetmesini de, kardeş olmasını da biliriz ancak bu hak maktulun yakınlarına aittir. Hak sahibi hak talep etti mi bunu kabul ederiz. Bu öyle bir haktır ki peygamber dahi olsa değişmez!
Hepimiz Ukkaşe r.a’ın Hz Peygamberden hak talep ettiği o meşhur hikayeyi biliriz. Allah Resulü ben peygamberim diyip kısas hakkını Ukkaşe r.a’dan almadığı bir yerde kimse benim hakkımı benim adıma affetme veya kısastan başka bir hükme çevirme hakkı yoktur?
Şu unutulmamalıdır ki, ZALİME MERHAMET MAZLUMA İHANETTİR!
Her ne sebeple olursa olsun vatana, millete, ümmete ihanet eden kim varsa, Siyonist ile iş tutan kim varsa, Müslüman’nın kanını akıtan kim varsa hak ettikleri ceza kendilerinin yaptıklarının aynısı ile karşılık bulmalarıdır.
Çünkü zalim ancak güçten anlar! Barış ise ancak güçlülerin güçsüzleri kontrol altına aldıkları bir masaldan başka bir şey değildir eğer gerçekten İslam’ın öngördüğü bir düzen yoksa!
Şu bir gerçektir ki, zalimle müzakere olmaz mücadele olur!
Eğer siz mücadeleyi kazanır ve şartlarınızı kabul ettirirseniz o zaman yaptınız antlaşmaya barış adını verebilirsiniz! Ne gibi;
Medine sözleşmesine ihanet edip hendek savaşında Müslümanları arkalarından vurmaya kalkan beni Kureyza Yahudilerinin erkeklerinin başlarının alınıp ailelerinin esir edilmesi gibi!
Bizler tabiî ki de barış içinde yaşamak taraftarıyız ki, İslam ihanet etmeyen, vatandaşlık haklarına sahip çıkan gayri Müslim dahi olsa haklarını korumayı, canlarına zarar gelmemesi için mücadele etmeyi emreder. Ancak ihanet edip kan döken Müslüman dahi olsa canı yananın hakkını ondan almayı da emreder.
Sonuç olarak hak ve adaletten bahsediyorsak; Kısasta hayat vardır! Ayetini kabul etmek zorundayız!
Rabbim kan dökmekten, ihanet etmekten, zulme sebep olmaktan hepimizi ve ümmet-i Muhammed’i muhafaza eylesin!
Rabbim zulüm görmekten, kanımızın dökülmesinden, zulüm görenlerden uzak olmaktan bizleri muhafaza eylesin!
Rabbim İslam’ın hakim olduğu, adaletin sağlandığı, huzur ve barışın sağlandığı günlere ulaşabilmeyi hepimize nasip eylesin!
[1] Rum 41
[2] Maide 8
[3] Bakara 179
[4] Ebu Davud, Diyat 3, (4496), 4, (4504); Tirmizi, Diyat 13, (1406)
[5] Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63