BİZDE İSLAM ADINA YANSIYAN NE VAR?
BİZDE İSLAM ADINA YANSIYAN NE VAR?
Değerli Müslümanlar:
Bizler elhamdulillah Müslümanım diyen kimseler olarak İslam’ın şahsiyetini ve örnekliğini üzerinde taşıması gereken kimseleriz. Bu şahsiyet öylesine değerli ve öylesine önemlidir ki, dünyanın barış ve esenliği buna bağlıdır. Hal böyle iken sayısal olarak bu kadar büyük bir nüfusa sahip olduğumuz halde neden ve niçin bu kadar zelil haldeyiz diye her Müslümanın kendisini sorgulaması gerekmez mi diye sormak gerekiyor.
Ancak ne hazindir ki, bugün Müslümanların çoğunda İslam’ın çağları aşan mesajının surete yansıyan mizacını görmek mümkün olmamakta, Müslümanlar dünya toplumları tarafından her halleri ile kötü örnek teşkil edecek bir vakıa olarak görülmektedir. Oysa bütün olumsuzluklara rağmen Gazze bütün bir insanlığa İslam’ın ne olduğu kanları ile anlatırken onlara en büyük ihanet yine kendini Müslüman olarak tanımlayanlar tarafından yapılmakta.
Artık şunu anlamak zorundayız ki, mesele sayımızın çokluğu ve azlığı değil, tek kişide olsak güneşi yansıtan ayna gibi ışık saçan bir nefer olmamız gerektiği gerçeğidir.
Nitekim İslam’ın bize ulaşmasının vesilesi olan Allah Resulü tek başına çıktığı bu yolda milyonlara ulaşmasının sebebi sadece anlatan değil yaşatan bir kimlik olması sebebi iledir.
Bu ifademizin bir yansıması olarak Rabbimizde bize örnek olarak kendisini göstererek şöyle buyurmaktadır:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يراًۜ
Allah Rasûlü’nde sizin için; Allah’a ve âhirete kavuşmayı uman ve Allah’ı çok çok zikreden kimseler için her bakımdan uyulması gereken mükemmel bir örnek vardır. [1]
Bu örnekliğin ne olduğunu anlamak için ona ilk tabi olan Hz. Hatice validemizin şu hadisedeki ifadelerini dikkatlice okumak gerekir!
Nedir o okunması gereken hadise?
Allah Resulü s.a.v Peygamberlik vazifesi ile görevlendirilip nur dağından evine döndüğünde vahyin ağırlığı ile titreyip “beni örtün” diye emir verdiğinde yüzündeki endişeyi gidermek adına Hz. Hatice validemizin beyan ettiği şu cümleler ne kadar da dikkat çekicidir:
“Asla korkma! Vallâhi Allah Teâlâ Sen’i hiçbir zaman utandırmaz. Zîrâ Sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru söylersin, işini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın, fakire ihsanda bulunur, hiç kimsenin veremeyeceği kadar verirsin. Misâfire ikrâm edersin. Hak yolunda zuhûr eden hâdiseler karşısında (insanlara) yardım edersin! Emânete riâyet edersin. Senin ahlâkın pek güzeldir.” [2]
Peki soralım ey Müslüman bunların hangileri bizde var?
Oysa Müslüman bu ifade edilen özellikleri taşımıyorsa diğer insanlardan ne farkı kalır!
Bugün bütün bağlarımızı kopardık! Hem insani hem de dini bağlarımız darmadağın oldu. Menfaat olmayan hiçbir işin içinde bulunmaz hale geldik! Oysa hepimiz biliyoruz ki; asıl menfaat geçici alemden vazgeçip de ebedi alemde kazanacaklarımızı hedeflemek olduğunu…
İşin daha acı tarafı ise bildiğimiz halde yapmadığımız görevlerimizi başkalarının yarenliği ile çözüp dünyada saltanatı ahrette ise cenneti umuyor olmamızdır.
Tabiî ki bu zan sadece Müslümanın kendisini kandırmasından başka bir şey değildir. Zira Müslüman çok iyi bilir ki kişiyi cennete getirecek bir yarenlik ancak Allah için yaşayanlara yoldaş olmakla değil, o yolda Salih ameller yapmakla mümkün olmaktadır.
Ne hazindir ki, bizler hep kolay olanı seçmek üzerine aklımız çalışıyor da bizi yola sokacak olanların niteliği konusunda umursamaz bir tavırla hareket etmeye devam ediyoruz.
Oysa Allah Resulü bizi yola sokup, yol gösterecek ümmetinin fenerlerini ifade ederken şöyle bir kıstas koymaktadır:
“–Allâh’ın velî kulları kimlerdir?” diye sorduklarında, Allah Resulü s.a.v:
“(Allâh’ın velî kulları) yüzlerine bakıldığında Allah Teâlâ’yı hatırlatan kimselerdir.” buyurmaktadır. [3]
Ancak bizler mendebur suratlara bakmaya o kadar odaklanmışız ki, İslam’ın güneşini ayın 14 gibi bize yansıtan o kulları görmüyor, doğrularına karşıda muhalefet ediyoruz.
Bizler zannediyoruz ki, Rabbimizin sadıklar diye ifade ettikleri soyları ve ataları ile meşhur olmuş kimseler.
Görmek istemediğimiz ama gerçekte değişmeyen olgu kişiyi ilmi veya serveti veya yürüttüğü soyu kurtarmayacağı gerçeğidir.
Bu noktada şu hadise belki de bakış açımızı değiştirip doğru açıdan bakmamıza vesile olacaktır:
Birgün İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, çamurda yürüyen bir çocuğa rastlamıştı. Ona merhamet ve şefkatle tebessüm ederek:
“–Evlâdım, dikkat et de düşmeyesin!” dedi.
Çocuk da, zekâ ve basîret parlayan gözleriyle İmâm’a döndü ve kendisinden beklenmeyecek bir olgunlukla şu karşılığı verdi:
“–Ey İmâm! Asıl sen dikkat et ve düşmekten sakın! Çünkü âlimin düşmesi, âlemin düşmesi demektir. Benim düşmem basittir, düşersem yalnız ben zarar görürüm. Fakat sizin ayağınız kayacak olursa, size tâbî olup peşinizden gidenlerin de ayakları kayar ve düşerler ki, bunların hepsini kaldırmak, oldukça güçtür!..”
Ebû Hanîfe Hazretleri, bu sözden çok müteessir oldu ve sarsıldı. Artık o günden sonra, talebeleriyle birlikte uzun müzâkerelerde bulunduktan sonra fetvâ verirdi. Talebelerine de şu nasihatte bulunurdu:
“Şayet bir meselede size daha kuvvetli bir delil ulaşırsa, o hususta bana tâbî olmayınız. İslâm’da kemâlin alâmeti budur. Bana olan sevgi ve bağlılığınız da ancak bu şekilde ortaya çıkar...” [4]
Bunun bir sonucu olarak Hanefi fıkhında İmam-ı azam’ ın öğrencileri olan İmam Muhammed ve İmam Yusuf’un görüşlerinin de dikkate alındığını görürüz.
Burada mesele şu ki, sadece hükümleri öğrenip söylemek değil onu bedenimizi örten bir ten gibi üzerimize elbise haline getirmektir.
Şu bir gerçektir ki, İslam’ın gönüllerde yer bulmasının sebeplerinin başında gelen husus Müslüman kimselerin dini hayatının ayrılmaz bir parçası yaparak verdiği örneklik olduğudur.
Bizlerin durumu ise sorulduğunda Müslüman olduğunu söyleyen ama İslam namına adından başka bir göstergesi olmayan, insanların şerrinden bıktığı kimseler haline geldiğimizdir.
Oysa Allah Resulü Müslüman’ı tanımlarken şu kıstasları koyuyor:
"(İyi) Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emin olduğu kişidir. (Asıl) muhacir de Allah'ın yasakladıklarını terk edendir." [5]
Şimdi sorulması gereken soru şu: hal dili ile konuşmak için ne zaman kendimize çeki düzen vereceğiz?
Evimizde, işimizde, eğitimimizde, adaletimizde, sosyal hayatımızda, siyasi hayatımızda, dini hayatımızda velhasıl hayatımızın her alanında İslam’ın bize sunduğu güzellikleri elbise gibi üzerimize giyme vaktimiz gelmedi mi?
Bakın değerli kardeşlerim! Artık neslimiz İslam’ı bizim yaptıklarımıza bakarak kabul etmiyor! İslam bu ise ben şuyum diyerek kendine yeni konumlar belirliyor. Bizim hatalarımızın, günahlarımızın sonucu neslimiz elimizden kayıp gidiyor!
Hâlbuki Allah Resulünün beyanı ile biliyoruz ki, sorumluluğumuz altında olanların hesabı bize sorulacak!
Peki ama sorulacak bu hesaba biz ne kadar hazırlıklıyız!
Gelin hep beraber hayat kaynağımız olan kitabımızı, bize Rahmet olan Allah Resulü s.a.v’in sünnetini öğrenip hayatımıza tatbik ederek hem kendimizi hem de neslimizi düştüğü bu girdaptan kurtaralım!
Rabbim İslam’ın bize hayat veren emirlerini anlamayı, hayatımıza tatbik etmeyi, neslimizi de buna göre yetiştirmeyi bizlere nasip eylesin!
Rabbim bizleri, neslimizi ve tüm ümmeti Muhammed’i islam dışı olgularla karşı karşıya kalmaktan muhafaza eylesin!
[1] Ahzap 21
[2] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, Îman, 252; İbn-i Sa’d, I, 195
[3] Heysemî, X, 78; İbn-i Mâce, Zühd, 4
[4] Bkz. İbn-i Âbidin, Hâşiyetü İbn-i Âbidîn, Dımaşk 2000, I, 217-219.
[5] Buhârî, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65